bakarsın yorgun dönerim içimdeki kederden
mavi bulutum, incir ağacım
kabuğum üşüyor,
tende yara..
yoksunluğum yüzüme işledi.
korkuyorum;
dilde susku çiçeği…
devriliyorum tenindeki kıyametin,
kuytusunu üşüyerek geçerken yüreğinden…
Özge Taşdemir
8 Ekim 2008 Çarşamba
6 Ekim 2008 Pazartesi
Cellat
Ruhumdaki yaranın en güzel elbiselerle bile örtülemeyeceğini biliyorum. Artık gittiğini ve hiçbir zaman dönmek istemediğini biliyorum. Ne kadar ağlasam da ne kadar çağırsam da gözyaşlarımı görmeyeceğini, sesimi duymayacağını, duysan da bir anlam vermeyeceğini biliyorum.
Meğer ne çok sevmişim seni. Ne kadar çok vazgeçmişim kendimden. Ve sana koştukça nasıl da yüreğimi bulmuşum. Yüreğimin sonsuz okyanusunda sen dediğim sandalla yüzmüşüm.
Sandığın gibi saçma sapan bir sebepten terk etmedin beni. Sen de ben de bilemedik sevgisizliğin sebebini. Ertesi gün cinayeti hiçbir gazete yazmadı. Hiç kimse cesedimi fark etmedi. Faili meçhul aralarında dolaşırken kimse yüreğimi görmedi. Günlerce ağladım, günlerce kanadı ruhum. Neden titrediğimi sorduğunda yalan söyledim sana. Ölüyordum.
Sana kızamıyorum. Hiçbir zaman kızmadım. Şimdi eski seni özlüyorum. Sevgilim diyemediğim eski sevgilimi. O masum çocuğu. Yüzümde çarpık bir tebessümle anıyorum Cumartesi sabahları.
Sabahlar geçiyor, zaman akıyor. Sen geçmişte bir anı, süzülüyorsun yanaklarımdan sıcacık. Kum saatinde akıp giden her kum parçacığı, yeşil yeşil geçiyor gözlerimin önünden. Sen çok uzaklarda bir deniz kıyısında, ben kubbelerin derinliğine karışıp sessizliğini dinliyorum sensizliğin. Şükürler olsun beni Yaratan’a. İyi ki sevmişim seni. Sen, yüreğimdeki idam mahkumu, bir kez daha affediyorum seni. Uç gökyüzüne. Uç git ki uçuşunu seyredeyim. Bütün şiirler sana, bütün yazılar, bütün şarkılar, bütün tablolar sana hediyem olsun. Özgürlük senin, uç git, aldırma ellerindeki kana…
B.E.
Meğer ne çok sevmişim seni. Ne kadar çok vazgeçmişim kendimden. Ve sana koştukça nasıl da yüreğimi bulmuşum. Yüreğimin sonsuz okyanusunda sen dediğim sandalla yüzmüşüm.
Sandığın gibi saçma sapan bir sebepten terk etmedin beni. Sen de ben de bilemedik sevgisizliğin sebebini. Ertesi gün cinayeti hiçbir gazete yazmadı. Hiç kimse cesedimi fark etmedi. Faili meçhul aralarında dolaşırken kimse yüreğimi görmedi. Günlerce ağladım, günlerce kanadı ruhum. Neden titrediğimi sorduğunda yalan söyledim sana. Ölüyordum.
Sana kızamıyorum. Hiçbir zaman kızmadım. Şimdi eski seni özlüyorum. Sevgilim diyemediğim eski sevgilimi. O masum çocuğu. Yüzümde çarpık bir tebessümle anıyorum Cumartesi sabahları.
Sabahlar geçiyor, zaman akıyor. Sen geçmişte bir anı, süzülüyorsun yanaklarımdan sıcacık. Kum saatinde akıp giden her kum parçacığı, yeşil yeşil geçiyor gözlerimin önünden. Sen çok uzaklarda bir deniz kıyısında, ben kubbelerin derinliğine karışıp sessizliğini dinliyorum sensizliğin. Şükürler olsun beni Yaratan’a. İyi ki sevmişim seni. Sen, yüreğimdeki idam mahkumu, bir kez daha affediyorum seni. Uç gökyüzüne. Uç git ki uçuşunu seyredeyim. Bütün şiirler sana, bütün yazılar, bütün şarkılar, bütün tablolar sana hediyem olsun. Özgürlük senin, uç git, aldırma ellerindeki kana…
B.E.
2 Ekim 2008 Perşembe
Hoşgeldin
Hoş geldin geçmişimden kopup, hayalime dolup beni bugüne taşıyan güzel hayalet. İyi ki geldin. Umutsuzluğun sadece bir kuruntu olduğunu, yaşamın ve ölümün aynı madalyon olduğunu, aşkın içimde beni ve tüm kainatı aydınlatan, tüm insanları okyanusları ve yıldızları sarıp sarmalayan bir ışık olduğunu, zamanın sayılamayacağını bir anda gösterdin bana.
Yüzlerce, binlerce, milyonlarca yüzün içinde sadece bir yüz. Sadece bir yüz gösterebildi bana yaşam dediğim oyundaki en akıl almaz sahneleri. Hem oynar hem de seyrederim ben bu oyunu. Genellikle çoğunuzdan iyi oynarım. Ne kadar ciddi oynarsam, o kadar gülerim seyirci koltuğumdan.
Sen, oyunumdaki güzel oyuncu. Bitmeyen, hüzün dolu, huzur veren büyülü ezgi. Küllerimden doğar doğmaz her yerde seyreder, her yerde dinler oldum ben seni.
B.E.
Yüzlerce, binlerce, milyonlarca yüzün içinde sadece bir yüz. Sadece bir yüz gösterebildi bana yaşam dediğim oyundaki en akıl almaz sahneleri. Hem oynar hem de seyrederim ben bu oyunu. Genellikle çoğunuzdan iyi oynarım. Ne kadar ciddi oynarsam, o kadar gülerim seyirci koltuğumdan.
Sen, oyunumdaki güzel oyuncu. Bitmeyen, hüzün dolu, huzur veren büyülü ezgi. Küllerimden doğar doğmaz her yerde seyreder, her yerde dinler oldum ben seni.
B.E.
27 Ağustos 2008 Çarşamba
Tutunuş
Geldiğinde öyle sıkı tutunmuşum ki sana, bir türlü ayrılamayışım ondandı. Sen giderken bir uçurumun kenarına terk ettim kendimi. O kadar yara almıştı ki yüreğim, atışını duymak imkansız. Sözlerin uçurumun kenarını döven dalgalar, beni denize atmaya uğraşan fırtına kadar acımasız. Gelişinle giydiğim kanatlarım güçsüz.
Sessizliği dinliyorum uçurum kenarında. Burası benim uçurumum, burası senin uçurumun, burası ikimizin uçurumu ama şimdi sen de bilmiyorsun yerimi. Beni bilmiyorsun. Yavaşça siliniyorum varlıktan. Ben öldükçe sen de bitiyorsun ufkumda. Öyle yükselmişim ki seninleyken, düşerken bu kadar acı ondandı.
Betül Ergin
Sessizliği dinliyorum uçurum kenarında. Burası benim uçurumum, burası senin uçurumun, burası ikimizin uçurumu ama şimdi sen de bilmiyorsun yerimi. Beni bilmiyorsun. Yavaşça siliniyorum varlıktan. Ben öldükçe sen de bitiyorsun ufkumda. Öyle yükselmişim ki seninleyken, düşerken bu kadar acı ondandı.
Betül Ergin
Kalabalıkta
Eskiden medrese olan tarihi yapının bahçesinde yeşillikler içinde yastıklarla çevrili tahta sedire oturmuş dinliyorlardı. Sol taraflarında uzanan yolun üstündeki köprüden geçen banliyö tren acelesi olanları işlerine yetiştirirken, olmayanlara huzur veriyor, rüzgarla yarışında saçlarını okşuyordu. Hemen arkalarındaki küçük caminin minaresinin üstünde uçuşan kuşların çığlıkları ve kanat çırpışları mutlu yüreklerin adresiydi. Onlar da yüreklerini açmışlardı bu seslere. Karşılarındaki mezar taşı yaşamla ölümü iç içe geçirmiş, geçmişten anılarla dersler veriyordu. Merhametli ve yumuşacıktı sesi, ağır ağır konuşuyordu. Hiç acelesi yokmuşçasına.
Dinliyorlardı. Bahçeden ney sesleri yükseliyordu. İsmail Dede Efendi’nin Ferahfeza Mevlevi Ayini’nden ilk peşrev hem ağlatıyor hem coşturuyor hem söyletiyordu neyi. Kanatıyordu yüreklerini. Sonra en şifalı merhemini sürüyordu açtığı yaralara. Okşuyordu usulcacık ve gözyaşlarını siliyordu hafif bir tebessümle. Dinliyorlardı.
Bahçeye yolu düşmüş bir çift, tahta bir masada karınlarını doyururken yavru bir kedinin onlara açım diyen gözlerini görüyorlardı. Çok ufaktı kedi ve açtı besbelli. Masanın yanında gezinse de çifte görünemiyordu. Birkaç kez miyavlamayı denedi. Bahçeden çıkıp arka taraftan dolaştı. Çifte daha yakın olabilmek için çitlere çıktı. Açım diye bağırıyordu artık. Yazık, onlardan başka gören okşayan olmadı yavru kediyi.
Yolda yürüyorlardı. Bilmedikleri yollarda. Bu mahalleyi eski resimlerde görmüştük diyorlardı yürürken. Kadırga sokaklarında yürüyorlardı, Kumkapı civarında. Eski bir yara sızlayıverdi aniden. Eskisinden de acıydı bu sızı. Eskisinden de fazla kanattı zavallı yüreğini. Yürürken eski evin sokağına bir bakış attı ama cesaret edemedi önünden geçmeye. Ruhunu acıtsa da eve sırtını verip koşarcasına yürüdü yokuşu… Eski kaldırımlar, eski o, eski sevgili hala oradaydılar. Hala o sokakta ilk günlerde önünden birer birer geçip gidiyorlardı. Bazen peşleri sıra yürüyordu bazen yanlarından… Bazen geçiveriyordu önlerine. Görmek istemiyordu. Kalbinin atışını duymak istemiyordu. Eski katilini görmek istemeden yürüyordu. Bir kez daha zalimce katledilmeden cesedini alıp kalabalığa karıştı.
Betül Ergin
Dinliyorlardı. Bahçeden ney sesleri yükseliyordu. İsmail Dede Efendi’nin Ferahfeza Mevlevi Ayini’nden ilk peşrev hem ağlatıyor hem coşturuyor hem söyletiyordu neyi. Kanatıyordu yüreklerini. Sonra en şifalı merhemini sürüyordu açtığı yaralara. Okşuyordu usulcacık ve gözyaşlarını siliyordu hafif bir tebessümle. Dinliyorlardı.
Bahçeye yolu düşmüş bir çift, tahta bir masada karınlarını doyururken yavru bir kedinin onlara açım diyen gözlerini görüyorlardı. Çok ufaktı kedi ve açtı besbelli. Masanın yanında gezinse de çifte görünemiyordu. Birkaç kez miyavlamayı denedi. Bahçeden çıkıp arka taraftan dolaştı. Çifte daha yakın olabilmek için çitlere çıktı. Açım diye bağırıyordu artık. Yazık, onlardan başka gören okşayan olmadı yavru kediyi.
Yolda yürüyorlardı. Bilmedikleri yollarda. Bu mahalleyi eski resimlerde görmüştük diyorlardı yürürken. Kadırga sokaklarında yürüyorlardı, Kumkapı civarında. Eski bir yara sızlayıverdi aniden. Eskisinden de acıydı bu sızı. Eskisinden de fazla kanattı zavallı yüreğini. Yürürken eski evin sokağına bir bakış attı ama cesaret edemedi önünden geçmeye. Ruhunu acıtsa da eve sırtını verip koşarcasına yürüdü yokuşu… Eski kaldırımlar, eski o, eski sevgili hala oradaydılar. Hala o sokakta ilk günlerde önünden birer birer geçip gidiyorlardı. Bazen peşleri sıra yürüyordu bazen yanlarından… Bazen geçiveriyordu önlerine. Görmek istemiyordu. Kalbinin atışını duymak istemiyordu. Eski katilini görmek istemeden yürüyordu. Bir kez daha zalimce katledilmeden cesedini alıp kalabalığa karıştı.
Betül Ergin
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
